Hikâye Serisi 5 — Aç Gözlü

AÇ GÖZLÜ

Kasabanın eski çarşısında, küçücük bir çorbacı vardı.
Kış akşamları kapısının önünden geçenler, içeriden sokağa taşan sıcak buharı görür; mercimeğin, nanenin ve kızgın tereyağının kokusunu duyunca adımlarını yavaşlatırlardı.
İçeride birkaç tahta masa, duvarda eski bir saat ve yılların sararttığı bir ayna vardı.
Çorbacı, insanları yıllardır aynı masalarda ağırlardı.
Kimisi cebinde bir avuç parayla gelir, kimisi cebinde hiçbir şey olmadan…
Fakat çorbacı zamanla tuhaf bir şey öğrenmişti:
Bazı insanların cebinin boşluğu yüzünde görünür; bazı insanların gönlünün boşluğu ise gözlerinde.
Bir akşam kapı açıldı.
İçeri varlıklı bir adam girdi.
Üzerindeki pahalı giysiler, dükkânın mütevazı duvarlarında yabancı bir gölge gibi duruyordu.
Masaya oturdu.
Önüne sıcak bir tas çorba kondu.
Kaşığı eline aldı, birkaç yudum içti.
Sonra yüzünü buruşturdu.
“Bu kadar mı?”
Çorbacı cevap vermedi.
Adam:
“Daha fazlası yok mu?”
“Var,” dedi çorbacı.
“Ne kadar isterseniz o kadar…”
Adam memnuniyetle gülümsedi.
Ama çorbacı içinden geçirdi:
“Mesele tasın ne kadar büyük olduğu değil; insanın ne kadarını yeterli gördüğüdür.”
Ertesi gün kapıdan yaşlı bir adam girdi.
Üzerinde eski bir ceket, ayağında yıpranmış ayakkabılar vardı.
Sessizce bir köşeye oturdu.
“Bir tas çorba yeter,” dedi.
Çorba geldi.
Adam önce ellerini tasın etrafında tuttu.
Buhar yüzüne vurdu.
Sanki soğuktan değil, yıllardır özlediği bir sıcaklıktan ısınıyordu.
Yavaş yavaş içti.
Tası bitirdi.
Sonra başını kaldırıp:
“Çok şükür,” dedi.
Çorbacı sordu:
“Doydun mu?”
Yaşlı adam gülümsedi.
“Allah bugün de karnımızı doyurdu.”
Çorbacı o an anladı:
Açlık bazen midede değil, şükretmeyi unutan gözlerdedir.
Günler geçti.
Varlıklı adamın sofraları büyüdü.
Evleri çoğaldı.
Tarlaları genişledi.
Kasabanın bir köşesindeki yetimin hakkına göz dikti.
“Nasıl olsa küçücük bir yer,” dedi.
Bir başka gün, insanların ortak kullandığı bir araziye el uzattı.
“Kim fark edecek?” diye düşündü.
Sonra bir başkasının emeği…
Bir başkasının alın teri…
Bir başkasının hakkı…
Her aldığı şey cebini doldurdu ama içindeki boşluğu büyüttü.
Çünkü hırsın garip bir kanunu vardır:
Aldıkça azalmazsın; daha fazlasını istemeye başlarsın.
Bir tas çorba ile doyan insanın midesi küçüktür belki.
Ama kul hakkıyla beslenen bir hırsın midesi yoktur.
Ne kadar verirsen ver, daha fazlasını ister.
Bir gece yine çorbacının kapısı açıldı.
İçeri aynı varlıklı adam girdi.
Ama bu kez eski ihtişamından eser yoktu.
Yüzünde yılların yorgunluğu vardı.
Sessizce oturdu.
Önüne bir tas çorba geldi.
Uzun süre tası seyretti.
Sonra:
“İnsan neden doymaz?” diye sordu.
Çorbacı:
“Karnı açsa yemek ister,” dedi.
“Ya karnı tok olduğu hâlde hâlâ istiyorsa?”
Çorbacı bir süre sustu.
Sonra pencerenin buğusuna baktı.
“İşte o zaman,” dedi,
“aç olan karnı değildir.”
Adam başını kaldırdı.
“Ya nedir?”
Çorbacı yavaşça cevap verdi:
“Gözü…”
Bir an sustu.
“Sonra hırsı…”
Bir an daha sustu.
“Ve sonunda gönlü…”
Dışarıda kar yağıyordu.
Sokak sessizdi.
Çorbacı tası işaret etti.
“Bir insan bir tas çorbayla doyabiliyorsa zengin sayılır. Çünkü bilir ki nimet, çokluğuyla değil, şükrüyle bereketlenir.”
Sonra karşısındaki adama baktı.
“Fakat insan yetimin hakkını, kulun hakkını, toplumun hakkını yiyor ve hâlâ daha fazlasını istiyorsa…”
Cümlesini tamamlamadı.
Gerek de yoktu.
Çünkü bazı gerçekler söylendiğinde değil, insanın vicdanında yankılandığında anlaşılır.
O gece varlıklı adam dışarı çıktı.
Kar, ayak izlerini yavaş yavaş siliyordu.
Bir süre yürüdü.
Sonra durdu.
Arkasına baktı.
Çorbacının ışığı hâlâ yanıyordu.
İçeride yaşlı adam, önündeki son ekmek parçasını çorbasına banıyordu.
Bir tas çorbayla doymuştu.
O ise koskoca bir ömrü dolduracak kadar servete rağmen hâlâ açtı.
O an anladı:
Yoksulluk, sofrada eksik olan yemek değildir.
Asıl yoksulluk, önündeki nimetlerin hiçbirini yeterli bulmamaktır.
Ve bazı insanların karnı değil;
gözü açtır.
Gözü aç olanın ise dünyayı önüne serseniz bile,
sofrası değil, hırsı büyür.

GÜNCEL &CİDDİYET

CİDDİYET
Bir insan  düşün…
Otururken ayakları, konuşurken elleri
sözlerine 
Sessizce durması gerekse bile bedeni  rüzgâra kapılmış gibi başlar kıpırdamaya…
Zıplar durur çekirge misali…
Bir daldan diğerine…
Bir düşünceden diğerine…
Bir konudan başka bir konuya…
Ağızda  bir sakız…
Gözlerde bitmeyen bir hareket…
Bedeninde durmak bilmeyen bir hareket…
Belki neşe,
Belki sabırsızlık
Belki bir heyecan…
İçinde   kopan fırtınayı kimse görmesin diye dışarıda güneş açtırmaya çalışan bir kişilik tipi…
İnsan;
Samimi  arkadaşının  yanına giderken rahat davranabilir,
kahve masasında gülebilir,
sakız çiğneyebilir, yerinde durmayabilir, şakalaşabilir…
Davranış bir mahkeme kararı gibi tek hareket üzerinden okunamaz…
Ancak;
İfade vermeye giderken,
dil kadar tavırda önemlidir… 
Yaşını başını almış birinin gayri ciddi, lakayt ergenvari  tavrı doğru mudur?/kabul edilebilir mi?
Çekirge gibi zıplamak…
Sürekli hareket etmek…
Hızlı hızlı sakız çiğnemek…
Gülmek…
Gereğinden fazla rahat görünmek…
Amaç nedir?
Kime ne mesaj verilmek istemektedir?
İnsan haklı,
suçsuz ,
kendisinden emin de  olabilir…
Haklı olmak başka, haklılığın ağırlığını taşımak başkadır…
Kendine güvenmek başka, bulunduğu ortamı hafife almak başkadır…
Sakin olmak başka, lakayt olmak olmak başkadır…
Bilinmelidir ki;
Sözün kıymeti yerinde söylenmesinden gelir…
Mesele sadece  sakız meselesi de değildir, içerideki ritmin dışarıya nasıl yansıdığıdır.
Kimisi parmaklarını masaya vurur,
Kimi ayağını sallar,
Kimi kalemle oynar,
Kimi hızlı konuşur.
Kimi sürekli hareket eder.
Aynı hareket;
Birinde heyecan, diğerinde alışkanlık, başka birinde stres,
bir başkasında ise yalnızca karakter özelliği olabilir…
Çekirge sürekli zıplar ama,
biçbir sıçrayış sonsuza kadar sürmez…/Süremez…
En büyük olgunluk  yere ne zaman basacağını bilmektir…
Düşünmeden verilen kararlar, bazen uzun süre taşınacak sonuçlar doğurur…
Fevrilik,
cesaret 
Aşırı rahatlık, 
özgüven,
Her şeye gülmek, güçlü olmak değildir…
Her ortamda aynı davranmak  özgürlük olamaz ,olsa olsa  ölçüyü kaybetmek olur…
Her mekânın kendine ait bir dili vardır..
Olgun insan, 
o dili bilir.
Nerede güleceğini…
susacağını…
konuşacağını…
bekleyeceğini…
En önemlisi de 
nerede durması gerektiğini bilir…

sessiz çığlık 4 ocağa düşen ateş

GÜNCEL 
SESSİZ ÇIĞLIK – 4
OCAĞA DÜŞEN ATEŞ
Bir haber düşer ekrana…
Bir cümle…
Bir polis şehit oldu…
Bir başka insan hayatına son verdi…
iki acılı aile,
iki yıkılmış ocak, 
iki ayrı hayat hikâyesi…
İstanbul Esenyurt’ta yaşanan ve basına yansıyan olay….
Görevi başında uygulama yapan bir trafik polisi hayatını kaybetti…
Üzücü olan Olayın diğer tarafında da emekli bir polis memuru…
İki insan…
İki aile…
İki acı…
Kim suçlu?
Görevini yapan polis mi?
Geçinebilmek için ek iş yapmak zorunda kalan emekli polis mi..?
Polislerin ekonomik 
ve sosyal sorunları…
çözülemeyen sorunlar…
Polis emekli olunca ne değişir /ne değiştiriyor?
Polis emekli olunca, haklarının önemli bir bölümünü kaybediyor…
Aile yardımları, emniyet hizmetleri tazminatı vb…
Çalışırken aldığı ücret emeklilikte  neredeyse yarı yarıya düşüyor…
 
Makasın açılması, emekliyi yeniden çalışmaya zorluyor….
Emeklilikte hayat mı  ucuzluyor ?
Kira,
Elektrik, su,
doğalgaz daha mı ucuz oluyor?
Ya da 
Market alışverişi,
Çocukların ihtiyaçları azalıyor mu…?
Tam tersine;
insan yaşlandıkça sağlık giderleri, 
aile sorumlulukları
 ve hayatın diğer yükleri daha da ağırlaşıyor….
Emekli polis namerde muhtaç olmamak için çalışır …
Zevkinden değil…
Lüks içinde yaşamak için değil, geçinebilmek için çalışıyor çalışıyor emekli…
Kimi çocuğunun okul masrafını karşılamak, 
Kimi kirasını ödeyebilmek 
Kimi borcunu kapatabilmek,
Kimi de kimseye muhtaç olmadan yaşamak için çalışıyor /çalışmak zorunda kalıyor emekli…
Emekli de olsa bir polis aynı zamanda;
O da bir baba…
O da bir eş…
O da bir insan…
O da ay sonunda hesabını yapmak zorunda….
Somut olayda ;
Korsan taşımacılık elbette hukuki sonuçları olan bir ihlal…
Kuralların uygulanması gerekir.
Sadece cezayı artırarak toplumsal sorunu çözebilir mi?
Araç bağlanacak…
Ehliyete el konulacak…
Yüksek miktarda para cezası uygulanacak…
Peki bu cezayı ödeyemeyecek durumda olan insan ne yapacak?
Hukuk uygulanırken ekonomik ve sosyal şartları da konuşmak  gerekmez mi?
Problemi sadece sonuç üzerinden değerlendirmek yeterli midir?
Konuya mikro açıdan değil makro açıdan bakmak gerekmez mi?
Yıllardır polis teşkilatında kıyafet değişikliklerini konuşulur…
Pantolonun şeridi…
Şapkanın modeli…
Üniformanın rengi…
Ya polisin 
Çalışma şartları…
Ekonomik güvence…
Aile hayatı…
Psikolojik destek…
Emeklilikte insan onuruna yakışır bir yaşam…
Çok ilginçtir 90 lı yıllarda 
 göreve başladığımda çalışma düzenleri tartışılıyordu.
Yıllar geçti.
Emekli olalı da yıllar oldu.
Fakat polislerin çalışma şartları hâlâ tartışılıyor.
12/12…
12/24…
12/36…
mı olsun …
Bayram…
Resmî tören…
Seçim…
Açılış,
Miting…
Ziyaret…
Maç…
Konser…
Afet…
Güvenlik operasyonu…
Her  gün  özel…
Her özel gün özel bir görev…
Mesele sadece çalışma şartları mıdır?
Psikolojik baskı,
Stres
Gergin ortam..
Mobbing 
Görevini eksiksiz yap beklentisi…
Ekonomik sıkıntılar…
Bir tarafta ay sonununu getirebilme stresi. 
Bir tarafta insanların güvenliğini sağlama…
Omuzlarda ağır bir  yük.
Polisin yaşadığı stres sadece polisi mi etkiliyor?
Eşini,
Çocuğunu,
Ailesini de  etkiliyor…
Eve geldiğinde üniformasını çıkaran polis,
gün içinde yaşadığı psikolojik yükü  kapının dışında çıkarıp bırakamaz…
Her polis intiharı 
bir insan hayatıdır….
Ardında 
Bir anne,
Bir baba,
Bir eş ,
Bir çocuk ,
Bir arkadaş,
Bir meslektaş  bırakır…
polis intiharı  nedenleri birkaç cümleyle geçiştirilemez.
Polisin psikolojik sağlığı için  ne yapılıyor?/
yapıyoruz?
Polis, 
Türk toplumunun dışında bir sınıf değildir…
Öğretmenin çocuğu,
Doktorun kardeşi,
Madencinin evladı,
İşçinin oğlu,
Avukatın yakını,
Öğrencinin babası,
Gazinin evladı,
Siyasetçilerin   ailesinde de  polis vardır.
Çünkü polis bu toplumun içinden çıkar/çıkmaktadır…
Polis toplum için çalışır, güvenliği için gecesini gündüzüne katar….
Polis;
Geçim derdini mi?,
Fazla görevi mi?
Amir  talimatını mı düşünsün?
Benim  kim olduğumu biliyor musun?diyenlerin  babasını mı araştırıp bulsun?
Çocuklarının büyüdüğünü uzaktan mı izlesin?
Eşinin yalnızlığını mı düşünsün?
Emekli olduğunda ekonomik geleceğini mi düşünsün?
Yoksa bütün bunları bir kenara bırakıp sadece görevini mi yapsın?
Somut olayda, iki ailenin acısını konuşuluyor…
Bir tarafta görevi başında hayatını kaybeden bir polis memuru…
Diğer tarafta yaşanan olayın ardından hayatını kaybeden emekli bir polis memuru…
Geri dönüşü yok..
Acısı büyük…
İki evde de artık bir sandalye boş.
İki sofrada bir tabak eksik…
İki çocuk, iki eş, iki anne-baba belki de aynı soruyu kendi içinde soruyor:
“Neden?”
Biz ise hâlâ suçluyu arıyoruz…
Görevini yapan polis suçlu değildir.
Geçinmek için mücadele eden emekliyi de peşinen suçlu ilan etmek çözüm değildir…
Önemli olan insanları çaresizliğin kıyısına getiren şartları değiştirebilmektir…
Polisi görevdeykende  ve  emekli olduğunda da insanca yaşayabileceği bir ekonomik düzen sağlaybilmektir…
Rahmetli meslektaşlarıma  Allah’tan rahmet diliyorum.
Mekânları cennet olsun.
Geride kalan ailelerine sabır diliyorum.
Keşke elimizden daha fazlası gelse…

Hikâye Serisi 3 — Serçenin Gözyaşları

SERÇENİN GÖZYAŞLARI
Sabah, şehrin üzerine usulca seriliyordu.
Gece henüz tamamen çekilmemişti gökyüzünden. Çatılar, geceden kalan yağmurun ıslaklığıyla parlıyor; sokak lambalarının solgun ışığı, kaldırımlardaki su birikintilerinde titreyen küçük aynalara dönüşüyordu.
Adam, pencerenin önündeki sandalyesinde oturmuş, dışarıyı seyrediyordu.
Elinde çay bardağı vardı.
Çayın buğusu cama yükseliyor, camın üzerinde küçük bir sis bulutu oluşturuyordu.
Tam o sırada ince bir kanat sesi duyuldu.
Bir serçe kondu pencerenin kenarına.
Küçücük başını sağa sola çevirdi.
Adamla göz göze geldi.
Serçenin gözlerinde sabahın bütün mahzunluğu vardı sanki.
Adam gülümsedi.
— Günaydın küçük misafir, dedi.
Serçe başını hafifçe yana eğdi.
Ne korkup uçtu ne de telaşlandı.
Sanki yıllardır tanışıyorlarmış gibi durdu orada.
Adam mutfağa gidip bir parça ekmek getirdi.
Ekmekten küçücük parçalar koparıp pencerenin önüne bıraktı.
Serçe önce uzaktan baktı.
Sonra bir adım attı.
Bir adım daha…
Ve gagasıyla ekmek kırıntılarından birini aldı.
Sonra başını kaldırıp adama baktı.
Adam o bakışta garip bir şey hissetti.
Sanki küçücük kuş:
“İnsan hâlâ iyi olabilir mi?”
diye soruyordu.
O günden sonra serçe her sabah gelmeye başladı.
Bazen adam daha perdeyi açmadan pencerenin kenarında bekliyordu.
Bazen yağmur altında ıslanmış tüyleriyle geliyordu.
Bazen de yanında başka serçeler getiriyordu.
Adam onları seyrediyor, pencerenin önüne ekmek kırıntıları bırakıyordu.
Bir tasın içine de su koyuyordu.
Serçeler zamanla ona alıştı.
Adam da onların gelişini beklemeye başladı.
Sabahları ilk işi perdeyi açmak oluyordu.
Çünkü insan bazen güne bir insan sesiyle değil,
küçücük bir kanat çırpışıyla başlamak ister.
Serçeler ona çocukluğunu hatırlatıyordu.
O yıllarda mahallede serçeler her yerdeydi.
Çatılarda…
Balkonlarda…
Bahçelerde…
Kiremitlerin arasında…
Sabahları çocukların sesine karışan cıvıltıları, mahallenin görünmez saatleriydi.
Bir serçe damın üzerine konduğunda çocuklar peşinden koşardı.
Bir avuç ekmek kırıntısı döküldüğünde bütün serçeler bir anda yere inerdi.
Sonra biri yaklaşınca hepsi aynı anda havalanırdı.
Gökyüzü bir anlığına kanatlarla dolar,
ardından yine sessizleşirdi.
Adam, yıllar sonra fark etmişti:
Çocukluğunun bazı hatıraları insanlarla değil,
kuşlarla birlikte saklanmıştı.
Bir serçenin kanadında eski bir sokak,
bir çatı kiremidinde çocukluğu,
bir avuç ekmek kırıntısında annesinin sesi vardı.
Bir sabah serçe yine geldi.
Ama bu kez farklıydı.
Pencerenin kenarına konduğunda hiç hareket etmedi.
Adam ekmek bıraktı.
Serçe yaklaşmadı.
Su koydu.
Ona da dokunmadı.
Sadece adama baktı.
Uzun uzun…
Adam pencereye biraz daha yaklaştı.
— Neyin var? dedi.
Serçe başını eğdi.
Sonra gagasını hafifçe açtı.
Bir damla su düştü.
Adamın gözleri serçenin gözlerine takıldı.
O küçücük damla, kuşun gagasının ucunda parlıyordu.
Adam bir an nefesini tuttu.
Yağmurdan kalmış bir damla mıydı?
Yoksa…
Bir gözyaşı mı?
Elbette kuşların gözyaşlarını insanlar gibi anlayamazdı.
Ama insan bazen gerçeği gözleriyle değil, yüreğiyle görürdü.
Adam o damlayı gözyaşı sandı.
Belki de değildi.
Ama o an bunun hiçbir önemi yoktu.
Çünkü adamın aklına bir soru düşmüştü:
Bir serçenin bile gözlerinde insanlara ayrılmış bir yer varsa, insanlar neden birbirlerinin gözlerine bakmaktan kaçıyordu?
O gün şehir daha kalabalık görünüyordu.
İnsanlar kaldırımlarda birbirlerinin yanından geçiyor, ama birbirlerini görmüyordu.
Kimi telefonuna bakıyordu.
Kimi aceleyle yürüyordu.
Kimi yüzünü asmıştı.
Kimi de yanında yürüyen insanın sessizliğini duymuyordu.
Adam pencerenin önünde durmuş onları seyrediyordu.
Bir yanda küçücük bir serçe…
Diğer yanda koca şehir…
Bir serçe, kendisine bırakılan üç ekmek kırıntısını paylaşabiliyordu.
İnsanlar ise bazen koskoca dünyayı birbirine dar ediyordu.
Adam başını eğdi.
Serçeye baktı.
— Sen bizden daha mı insansın küçük kuş? diye fısıldadı.
Serçe cevap vermedi.
Kanatlarını açtı.
Bir kez çırptı.
Sonra havalandı.
Serçe o gün uzun süre dönmedi.
Adam pencerenin önünde bekledi.
Öğle oldu.
Sonra akşam…
Gökyüzü turuncudan mora, mordan karanlığa döndü.
Serçe yoktu.
Adam, pencerenin önündeki boşluğa baktı.
Birden, insanın alıştığı şeyin yokluğunda ne kadar büyük bir boşluk bıraktığını düşündü.
Küçücük bir kuştu.
Ama birkaç gündür sabahlarının bir parçası olmuştu.
Ve insanın hayatında bazı şeyler vardır;
boyutuyla değil,
yüreğinde bıraktığı yerle büyür.
Ertesi sabah güneş doğarken ince bir kanat sesi duyuldu.
Adam başını kaldırdı.
Serçe yine pencerenin kenarındaydı.
Bu kez yanında iki serçe daha vardı.
Adam güldü.
— Hoş geldin.
Pencereyi açtı.
Avucundaki ekmek kırıntılarını pencerenin önüne bıraktı.
Serçeler aşağı indi.
Üçü birden kırıntıların arasında telaşsızca dolaşmaya başladı.
Adam su kabını doldurdu.
Sonra pencerenin kenarına küçük bir not bıraktı.
Kimsenin okuyamayacağı bir nottu.
Üzerinde yalnızca şu yazıyordu:
“Dön serçem…”
“Çatılara, ağaçlara, gökyüzüne uç.
Ama ara sıra bizim penceremize de uğra.
Çünkü sen geldiğinde,
bu ev biraz daha aydınlanıyor.
Bu şehir biraz daha sessizleşiyor.
Ve ben…
İnsanlığın henüz tamamen kaybolmadığına inanıyorum.”
Serçe başını kaldırdı.
Bir süre adama baktı.
Sonra cıvıldadı.
Adam o sesi uzun uzun dinledi.
O an şehirde ne savaş vardı,
ne kavga,
ne öfke…
Sadece küçücük bir kuşun sesi vardı.
Ve adam düşündü:
Belki dünyayı değiştirmek için büyük sözlere gerek yoktu.
Bazen bir avuç ekmek,
bir tas su,
bir pencere,
bir merhamet…
Yeterdi.
Serçe kanatlandı.
Gökyüzünde küçük bir daire çizdi.
Sonra çatılara doğru süzüldü.
Adam arkasından baktı.
Ve içinden sessizce söyledi:
“Uç serçem, uç…
Ama yine dön.
Sen cıvıldadıkça,
dünya biraz daha
insan kalsın.”

Hikâye Serisi 4 — Döngü

DÖNGÜ
Kasabanın eski kahvesinde akşamlar ağır ağır inerdi…
Çayın buharı havaya karışır, 
tavla taşlarının sesi duvarlarda yankılanır, 
dışarıda güneş son ışıklarını eski dükkânların kepenklerine bırakırken içeride herkes kendi dünyasının hesabını yapardı.
Bir gün kahveye iki seyyar tesbihçi geldi.
Omuzlarında bez torbaları, torbalarının içinde rengârenk tesbihler vardı…
Kehribar diye övdükleri sarı taşlar, kuka diye anlattıkları kahverengi taneler, oltu taşı diye gösterdikleri siyah boncuklar…
Ama o gün müşteri yoktu.
Birinci tesbihçi, dükkânlara baktı.
İkinci tesbihçi, sokaklara baktı.
Sonra birbirlerine baktılar.
İnsan bazen çaresiz kaldığında karşısındakini müşteri sanır.
Birinci, elindeki tesbihi arkadaşına uzattı.
— Al bunu. Güzel tesbih.
— Kaç para?
— Sana özel… şu kadar.
Para el değiştirdi.
Tesbih de el değiştirdi.
İkisinin de yüzünde bir tebessüm belirdi.
Sanki büyük bir satış yapmışlardı.
Bir müddet sonra ikinci adam cebinden başka bir tesbih çıkardı.
— Madem aldın, bunu da al.
Birinci adam hiç düşünmeden sordu:
— Kaç para?
Yine para el değiştirdi.
Yine tesbih el değiştirdi.
Ve yine yüzlerde o garip ticaret mutluluğu…
Kahvenin köşesinde oturan Hasan Ağa, çayından bir yudum aldı.
Hiçbir şey söylemedi.
Bir süre sonra kahvenin kapısından iki eski arkadaş girdi.
İkisinin de yüzünde hayatın yorgunluğu, ceplerinde ise uzun gecelerin alışkanlığı vardı.
Bir köşeye oturdular.
İçlerinden biri diğerine eğildi.
— Biz de içki satalım.
— Kime?
— Sana.
Öteki güldü.
— Olur.
Şişe çıktı.
Satıldı.
Para el değiştirdi.
Sonra öteki cebinden başka bir şişe çıkardı.
— Bu da benden sana.
O da satıldı.
Para yine el değiştirdi.
Şişeler bir cepten diğerine geçti.
Kahvede bulunanlar olup biteni seyrediyor, bazıları gülüyor, bazıları başını sallıyordu.
Hasan Ağa sonunda bastonunu yere bıraktı…
Çıkan ses kahvenin uğultusunu kesti.
— Evlatlar…
Dört kişi ona baktı.
Hasan Ağa gözlerini önce tesbihçilere, sonra diğer ikisine çevirdi.
— Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz?
Kimse cevap vermedi.
Yaşlı adam hafifçe gülümsedi.
— Ticaret mi?
Sessizlik…
— Hayır.
Biraz durdu.
— Siz sadece aynı parayı birbirinizin cebine koyup çıkartıyorsunuz.
Kahvede bir kahkaha yükseldi.
Ama Hasan Ağa gülmedi.
— Asıl mesele de bu zaten, dedi. İnsan bazen hareket ettiğini sanır…
Koşar, yorulur, konuşur, 
alışveriş yapar, 
hesap yapar, 
plan yapar… 
Akşam olur, 
cebinde aynı para, elinde aynı yük, aklında aynı dert vardır…
Camdan dışarı baktı.
Güneş çoktan kaybolmuştu.
— Hayatta herkes kazanmak için koşmuyor evlat, dedi.
Kimi yalnızca kaybettiğini fark etmemek için hareket ediyor.
Kahve yeniden sessizleşti.
Tesbihçiler torbalarını omuzlarına aldı.
İki arkadaş şişelerini ceplerine koydu.
Dört kişi de aynı kapıdan çıktı.
Sokak karanlıktı.
Her biri evine doğru yürüdü.
Ama hiçbiri Hasan Ağa’nın son sözünü unutamadı:
“Bir şeyin el değiştirmesi, 
hayatın değiştiği anlamına gelmez.”
Bazen insan bütün gün çalışır gibi görünür…
Bütün gün kazanır gibi görünür…
Bütün gün ilerlediğini sanır…
Gerçeği  gece olup da kendi içine döndüğünde anlar…

MESLEK ANILARI müfettiş

MESLEK ANILARI

Müfettiş
Yıl 1996…
Yer Şanlıurfa…
O dönem Şanlıurfa Yenişehir Karakolu Amirliği görevini yürütüyordum. Meslekte henüz yolun başlarındaydım. Olayların yalnızca görünen yüzüyle yetinmemeyi, insanların davranışlarının ardındaki görünmez hikâyeleri anlamaya çalışıyordum.
İl Emniyet Müdürü sert mizacıyla tanınan biriydi. Hakkında, personele karşı zaman zaman kaba davrandığına dair çeşitli söylentiler dolaşırdı. Doğruyu yanlışı bilinmezdi ama adı geçtiğinde birçok kişinin sesi kısılır, yüz ifadeleri değişirdi. Makamın ağırlığıyla kişiliğinin sertliği birbirine karışmış gibiydi.
Bir gün karakoldan bir iş için Emniyet Müdürlüğüne gitmiştim. Müdürlük bahçesinde dikkatimi çeken bir manzara oldu.
İl Emniyet Müdürü binadan çıkarken, bahçe kapısının yanında sandalyede oturan bir personel ayağa kalkmadı. Ne selam verdi ne de herhangi bir harekette bulundu. Müdür de bunu fark etmişti.
Dışarıdan bakıldığında bu davranış açık bir saygısızlık gibi görünüyordu.
Ancak meslek hayatı bana erken yaşlarda önemli bir şey öğretmişti: İnsanları yargılamadan önce hikâyelerini bilmek gerekir.
Merak ettim. Konuyu araştırdım ve ilgili personelle görüştüm. Dinlediklerim, basit gibi görünen bir davranışın arkasında yılların biriktirdiği kırgınlıkların saklı olduğunu gösteriyordu.
Meğer bu personel yıllar önce siyasi bir soruşturma nedeniyle meslekten uzaklaştırılmıştı. Uzun süren hukuk mücadelesinin ardından mahkeme kararıyla görevine geri dönmeye hak kazanmıştı.
Yeniden polis olacağı gün, yıllardır özlemini çektiği üniformasına kavuşmanın heyecanıyla Emniyet Müdürlüğünün yolunu tutmuştu.
Üzerinde özenle giyilmiş bir takım elbise vardı. Elinde ise o yılların meşhur James Bond tipi evrak çantalarından biri…
Belki de hayatında yeni bir sayfa açacağını düşünüyordu.
İl Emniyet Müdürü ile görüşmek istemiş, durumunu özel kaleme anlatmaya çalışmıştı. Tam o sırada ilginç bir tesadüf yaşanmış.
Emniyet Müdürü makam odasından çıkmış. O gün Ankara’dan gelecek bir müfettişi bekliyormuş. Karşısında takım elbiseli, çantalı birini görünce onu beklediği müfettiş sanmış.
Yüzüne sıcak bir tebessüm yerleşmiş.
— Hoş geldiniz efendim…
Şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemeyen personel bir şeyler anlatmaya çalışmış ama müdür sözünü kesmiş.
— Buyurun efendim, buyurun…
Birlikte makam odasına geçmişler.
Müdür son derece nazik davranıyormuş.
— Kahvenizi nasıl alırsınız?
Personel her fırsatta durumu açıklamaya çalışıyormuş.
— Müdürüm, ben aslında…
— Önce kahvenizi için efendim…
Nihayet uygun bir an yakalayınca gerçeği söylemiş:
— Müdürüm, ben müfettiş değilim. Yıllar önce görevden uzaklaştırılmıştım. Mahkeme kararıyla göreve döndüm. İşlemlerim için geldim.
İşte ne olduysa o andan sonra olmuş.
Birkaç dakika önceki güler yüz kaybolmuş. Sıcak karşılama yerini sertliğe bırakmış. Personel, makam odasından çıktığında yanında yalnızca evrak çantası değil, incinmiş bir gurur da taşıyormuş.
İnsan bazen bir sözle kırılır, bazen bir bakışla.
Bazen de kendisine gösterilen değerin aslında kendisine değil, sahip olduğu sanılan makama veya unvana verildiğini fark ettiğinde…
Yıllar sonra müdürlük bahçesinde ayağa kalkmayan o personeli düşündüğümde, davranışının ardındaki nedeni daha iyi anlayabiliyordum.
Belki yaptığı doğru değildi.
Belki protokol kuralları açısından eleştirilebilirdi.
Ama insan ruhu her zaman yönetmeliklere göre hareket etmez.
Bazı kırgınlıklar vardır; zaman geçer, yıllar değişir, insanlar yaşlanır ama o kırgınlıklar insanın içinde sessizce yaşamaya devam eder.
Dışarıdan umursamazlık gibi görünen bir davranışın altında bazen incinmiş bir onur, bazen unutulamayan bir hatıra, bazen de derin bir hayal kırıklığı bulunur.
Aradan uzun yıllar geçti.
Bugün bu olayı hatırladığımda aklımda kalan ne müdürün öfkesi ne de personelin tavrıdır.
Aklımda kalan, insanların yalnızca gördüğümüz anlardan ibaret olmadığı gerçeğidir.
Çünkü her insan, görünenden daha büyük bir hikâye taşır.
Kimi zaman yıllarca anlatılmayan bir kırgınlık, tek bir davranışın sebebi olabilir.
Meslek hayatında öğrendiğim en önemli derslerden biri de budur:
Her davranışın bir sebebi, her sebebin de bilinmeyen bir hikâyesi vardır.
İnsanlar çoğu zaman yaşadıklarını unutmazlar; sadece anlatmayı bırakırlar.
Bu yüzden bir insanı yargılamadan önce onu dinlemek gerekir.
Çünkü insanlar yalnızca bugünlerinden ibaret değildir; biraz da yaşadıklarıdır.
Ve bazen hayatımızda en derin izi bırakan şey, yaşanan olayın kendisi değil; o olayın bize kendimizi nasıl hissettirdiğidir.
“İnsanların davranışlarını anlamak istiyorsanız, önce yaralarını anlamaya çalışın.” Bu sözün kime ait olduğu önemli değildir; önemli olan taşıdığı hakikattir.
Çünkü görünmeyen yaralar, çoğu zaman görünen davranışlardan daha derindir.

tarihi hikaye bir çift yemeni

BİR ÇİFT YEMENİ
İstiklal Savaşı’nın son gazisi YAKUP DEDE ile yapılan söyleşiden ve Halit Rıfkı Atay’ın sözlerinden esinlenerek hikâye haline getirilmiştir…
Anılarına saygı rahmet ve özlemle..
Ağustos sıcağıydı.
Bozkırın üzerine gökten ateş yağıyor gibiydi. Güneş, tepede kızgın bir demir gibi asılı duruyor; sararmış otlar, rüzgârın önünde kuru bir deniz gibi dalgalanıyordu.
Toprak susuzdu.
Ağaçlar susuzdu.
İnsanların dudakları susuzdu.
Ama kimsenin dilinde şikâyet yoktu.
Çünkü o günlerde herkesin bildiği tek bir şey vardı:
Vatanın da sabrı tükenmek üzereydi.
Askerlerin hâline bakmaya insanın yüreği dayanmazdı.
Üstleri başları perişan…
Yüzleri toz içinde…
Dudakları çatlamış…
Kimi yaralı, kimi uykusuz…
Kimi günlerdir doğru dürüst yemek yememiş.
Ve ayakları…
Çıplak.
Evet, çıplak.
Bozkırın kavurucu sıcağında, yanmış otların üzerinde çıplak ayaklarla yürüyordu askerler.
Otlar bazen ateş alıyordu.
Alevler hızla yayılıyor, askerler yere çömelip ateşin arasından düşmana karşılık veriyordu.
Bir yandan savaş…
Bir yandan yanan toprak…
Bir yandan ölüm…
Ama hiçbiri onları durduramıyordu.
Çünkü bazı insanlar yürüdüğü yolun uzunluğuna değil, vardığı yerin kutsallığına bakar.
Günler böyle geçti.
Sonra birliğimiz Sivrihisar yakınlarında mola verdi.
Gece çöktüğünde bozkırın sıcaklığı biraz olsun kırılmıştı.
Gökyüzünde yıldızlar vardı.
Ama savaşın gökyüzü de başka olur.
Yıldızlar parlarken uzaktan top sesleri duyulur.
Rüzgâr eserken insan ölümün kokusunu alır.
O gece askerlerden biri sessizce yerinden kalktı.
Ayağındaki yaralara baktı.
Yürümekten kanamıştı.
Ama aldırmadı.
Kasabaya doğru yürüdü.
Karanlık öylesine koyuydu ki, birkaç adım ötesini görmek mümkün değildi.
Evler sessizdi.
Pencereler kapalıydı.
Sanki bütün kasaba nefesini tutmuştu.
Derken uzakta bir ışık gördü.
Küçük bir fener…
Bir evin penceresinden sızıyordu.
Asker o ışığa doğru yürüdü.
Kapının önünde durdu.
Bir süre tereddüt etti.
Sonra kapıyı çaldı.
İçeriden ayak sesleri geldi.
Kapı hemen açılmadı.
Ev sahibi korkmuştu.
Çünkü savaş yıllarında gecenin bir vakti kapının çalınması, insanın yüreğine korku düşürürdü.
Asker kapının arkasından seslendi:
— Korkma…
Bir an sustu.
Sonra:
— Ben Türk askeriyim.
Kapının arkasındaki sessizlik biraz daha sürdü.
Asker ayağına baktı.
— Ayağımda ayakkabı yok. Parasını vereyim. Ayağıma giyecek bir şeyler verir misin?
Kapı yavaşça açıldı.
Yaşlı bir adam karşısında duruyordu.
Önce askerin yüzüne baktı.
Sonra çıplak ayaklarına…
Adamın gözleri doldu.
— Gel evlat, dedi.
Asker içeri girdi.
Ve o zaman fark etti:
Burası sıradan bir ev değildi.
Burası bir yemeni dükkânıydı.
Duvarlarda deriler asılıydı.
Köşede ipler…
İğneler…
Aletler…
Ve henüz tamamlanmamış yemeniler vardı.
Yaşlı adam raflardan bir çift yemeni indirdi.
Askerin önüne koydu.
— Al evlat.
Asker cebine elini attı.
— Parasını vereyim.
Yaşlı adam elini kaldırdı.
— Olmaz.
— Ama…
— Olmaz oğul.
Sonra bir parça balmumu ip ve iğne çıkardı.
Askerin eline verdi.
— Sökülürse kendin dikersin.
Asker yemenileri ayağına geçirdi.
Bir an gözlerini kapattı.
O kadar rahatlamıştı ki…
Sanki günlerdir yürüdüğü ateşin içinden çıkıp serin bir suya basmıştı.
Ayağının acısı dinmişti.
Yüzünde ilk kez bir tebessüm belirdi.
Yaşlı adam:
— Nasıl? dedi.
Asker başını kaldırdı.
— Şimdi bana karada ölüm yok.
Yaşlı adamın gözleri doldu.
Ama gülümsedi.
— Git evlat.
— Birliğin seni bekliyordur.
Asker kapıdan çıktı.
Karanlığın içinde yürümeye başladı.
Sonra yürümek yetmedi.
Koştu.
Sanki ayaklarında yalnızca bir çift yemeni değil,
memleketin duasını taşıyordu.
Birliğine adeta uçarak döndü.
Yıllar sonra…
O asker artık yaşlı bir adamdı.
İnsanlar ona Yakup Dede diyordu.
Saçları bembeyazdı.
Yüzünde derin çizgiler vardı.
Ama gözlerinde hâlâ o gecenin ışığı duruyordu.
Bir 30 Ağustos günü, etrafına toplanan gençlere baktı.
Uzun süre konuşmadı.
Sonra ayaklarına baktı.
Ve yavaşça:
— Siz bizim askerlerin üstünü başını görseydiniz, ağlardınız, dedi.
Gençler sessizleşti.
Yakup Dede devam etti:
— Ağustos sıcağıydı. Otlar cayır cayır yanıyordu. Ayağımızda ayakkabı yoktu. Yanan otları ayağımızla söndürüyor, sonra oraya çöküp düşmana ateş ediyorduk.
Bir an sustu.
Gözleri uzaklara daldı.
— Bir gece Sivrihisar tarafında bir kasabaya gittim. Bir evin kapısını çaldım. “Korkma, ben Türk askeriyim. Ayağımda ayakkabı yok. Parasını vereyim, ayağıma giyecek bir şeyler ver.” dedim.
Gençlerden biri sordu:
— Sonra ne oldu dede?
Yakup Dede gülümsedi.
— Yemeniciymiş orası.
— Bana bir çift yemeni verdi.
— Parasını almadı.
— Bir de balmumu ip ile iğne verdi. “Sökülürse kendin dikersin.” dedi.
Yakup Dede ayağını yere bastı.
Sanki o günün toprağını yeniden hissediyordu.
— O yemeniyi ayağıma sardığımda, dedi, dünyalar benim oldu. Ayağım öyle rahat etti ki…
Gülümsedi.
— “Artık karada ölüm yok.” dedim.
Gençlerin gözleri dolmuştu.
Yakup Dede onlara baktı.
Bu kez sesi daha ağır çıktı:
— Siz şimdi ayakkabınızın eskimesinden şikâyet ediyorsunuz. Biz ise bir çift yemeni bulduğumuzda kendimizi dünyanın en zengin insanı sanıyorduk.
Sonra bastonunu yanına bıraktı.
Ellerini dizlerinin üzerine koydu.
— Evlatlarım…
— Memleketin kıymetini bilin.
Odada çıt çıkmıyordu.
Yakup Dede’nin sesi titredi:
— Biz bu vatanı çok zor şartlarda kurtarıp size teslim ettik. Kıymetini bilin.
Bir süre sustu.
Sonra pencereye doğru baktı.
Dışarıda bayrak dalgalanıyordu.
Kırmızı kumaş, rüzgârın içinde gökyüzüne doğru açılıyor; sanki geçmişten bugüne uzanan görünmez bir el gibi dalgalanıyordu.
Yakup Dede’nin gözlerinden iki damla yaş süzüldü.
— Bizim zamanımızda, dedi, bir çift yemeni büyük bir nimetti.
— Şimdi sizden istenen çok daha kolay.
— Sadece bu ülkenin kıymetini bilin.
O gün gençlerden biri Yakup Dede’nin elini tuttu.
— Dede, dedi. O yemeniler hâlâ duruyor mu?
İhtiyar gülümsedi.
— Duruyor.
— Nerede?
— Sandıkta.
— Görebilir miyiz?
Yakup Dede ağır ağır odasına gitti.
Eski bir sandığın kapağını açtı.
İçinden sararmış bir bez çıkardı.
Bezi açtı.
İçinden yılların sessizliğini taşıyan bir çift eski yemeni çıktı.
Derisi eskimişti.
Dikişleri yer yer açılmıştı.
Ama hâlâ duruyordu.
Gençler sessizce baktılar.
Yakup Dede yemeniyi avuçlarının arasına aldı.
— Bunun değeri derisinde değil, dedi.
— Üzerinde yürüdüğümüz yollarda.
Sonra gözlerini kapattı.
Sanki yıllar bir anda geriye dönmüş,
bozkır yeniden yanmış,
atların nal sesleri duyulmuş,
askerler yeniden yürümeye başlamıştı.
Ve o küçücük yemeni,
bir milletin büyük mücadelesinin sessiz şahidi olmuştu.
O akşam Yakup Dede, gençlere son kez baktı.
— Şunu hiç unutmayın, dedi.
— Biz size yalnızca toprak bırakmadık.
— Bir bedel bıraktık.
— Bir emanet bıraktık.
— Bir hürriyet bıraktık.
Sonra dışarıdaki bayrağı gösterdi.
— Onu ayakta tutan yalnızca direği değildir.
— Onu ayakta tutan, uğruna çıplak ayakla yürüyenlerin hatırasıdır.
Ve sanki geçmişin içinden bir ses yeniden yükseldi:
“Memleketin kıymetini bilin.”
O gece gençlerden hiçbiri kolay uyuyamadı.
Çünkü artık sokaklarda yürürken ayakkabılarına değil,
altındaki toprağa bakacaklardı.
Ve belki ilk kez anlayacaklardı:
Bir çift yemeni;
bazen yalnızca bir ayakkabı değildir 
Bazen bir milletin ayağındaki yara,
Bazen bir annenin dua,
Bazen bir askerin son gücü,
Bazen de özgürlüğe giden yolun sessiz hatırasıdır…
Ve o yolun sonunda, 30 Ağustos’u 
“Nemiz varsa; bağımsız bir devlet kurmuşsak, 
hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu 
Batı’nın, 
vicdanımızı 
Doğu’nun pençesinden kurtarmışsak, 
şu denizlere bizim diye bakıyor, 
bu topraklarda ana bağrının sıcağını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak; hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferi’ne borçluyuz.”diyerek anlatan 
Falih Rıfkı Ataydın sözleri kalır…
Yakup Dede’nin sandığında ise o gece yalnızca bir çift eski yemeni kalmadı…
Bir milletin çıplak ayaklarıyla yürüdüğü yol kaldı.
Ve o yolun adı:
VATAN…

DESTAN ‘ın içinden bir hikaye

DESTANIN İÇİNDEN BİR HİKÂYE 
Sabah henüz doğmamıştı.
Ufukta gecenin siyahı, yerini kurşuni bir renge bırakıyordu. Toprak nemliydi; gece boyunca yağan yağmur, savaşın tozuna karışmış, çamurlu yolları ağırlaştırmıştı.
Uzaklardan at nalı sesleri geliyordu.
Önce belli belirsiz…
Sonra gittikçe yaklaşan bir gök gürültüsü gibi.
Adam başını kaldırdı.
Yüzü kan içindeydi.
Üzerindeki üniforma çamurla kaplanmış, elleri yara içindeydi. Bir ağacın dibine yaslanmış, nefesini düzenlemeye çalışıyordu.
Bir an için her şey durmuş gibiydi.
Sonra süvariler göründü.
Dörtnala geliyorlardı.
Atların nalları toprağı dövüyor, havaya sıçrayan çamurlar günün ilk ışıklarıyla birlikte parlıyordu.
Adam onların geçişini seyretti.
Bu yalnızca bir süvari birliği değildi.
Sanki yıllardır bekleyen bir milletin iradesi, atların üzerinde ilerliyordu.
Kılıçların parıltısı…
Atların köpüklü ağızları…
Rüzgârda savrulan bayrak…
Yorgun yüzler…
Kenetlenmiş eller…
Hepsi birbirine karışmıştı.
Ve adam, o an anladı:
Onlar yalnızca bir düşmanı kovalamıyordu.
Bir yere yetişiyorlardı.
Bir sabaha…
Bir memlekete…
Bir geleceğe…
Adı Ali’ydi.
Daha yirmi yaşındaydı.
Fakat o sabah, yüzünde yirmi yaşına sığmayacak kadar çok hikâye taşıyordu.
Annesinin kapı önünde uğurladığı günü hatırladı.
Kadın, oğlunun yakasını düzeltmiş, gözlerinin içine uzun uzun bakmıştı.
— Dön oğul, demişti.
Ali cevap verememişti.
Çünkü bazı vedalarda insanın söyleyecek sözü olmaz.
Sadece sarılır.
Annesinin ellerini öpmüş ve yola çıkmıştı.
Aradan aylar geçmişti.
Dağlar aşılmış, yollar geçilmiş, geceler uykusuz tüketilmişti.
Yanında yürüyen arkadaşlarından bazıları şimdi yoktu.
Kimi bir tepede,
kimi bir dere kenarında,
kimi adı bile bilinmeyen bir toprak parçasında kalmıştı.
Ama Ali her sabah yeniden kalkmıştı.
Çünkü bazen insan kendi hayatı için değil,
geride bıraktıklarının umudu için yürür.
Öğleye doğru mola verdiler.
Bir çeşmenin başında birkaç asker su içiyordu.
Ali avuçlarını suya daldırdı.
Su, parmaklarının arasından kanla karışarak aktı.
Yüzünü yıkadı.
Suyun yüzeyinde kendisine baktı.
Bir an annesini düşündü.
Sonra köyünü…
Tarlalarını…
Çocukluğunun geçtiği toprakları…
Ve henüz görmediği denizi…
Yanındaki yaşlı askerlerden biri:
— Denizi gördün mü hiç? diye sordu.
Ali başını salladı.
— Hayır.
Yaşlı asker gülümsedi.
— Göreceksin.
Ali ona baktı.
— Nereden biliyorsun?
Adam çeşmeden doğruldu.
— Çünkü bu kadar yolu boşuna gelmedik.
O cümle, Ali’nin içinde uzun süre yankılandı.
Bu kadar yolu boşuna gelmedik.
Günler sonra yollar onları batıya götürdü.
Her adımda toprak değişiyordu.
Hava değişiyordu.
Ama insanların yüzündeki yorgunluk değişmiyordu.
Kimi sessizce yürüyordu.
Kimi türküler söylüyordu.
Kimi cebindeki küçük bir fotoğrafı çıkarıp bakıyordu.
Kimi de hiçbir şey söylemeden ufka dalıyordu.
Hepsinin başka bir hikâyesi vardı.
Ama hepsinin yürüdüğü yol birdi.
Bir köyün çocuğu…
Bir şehirden gelen genç…
Bir çiftçi…
Bir öğretmen…
Bir demirci…
Bir yetim…
Aynı toprağın üzerinde, aynı geleceğe doğru ilerliyorlardı.
Ali o zaman anladı:
Bir millet bazen tek bir insanın hikâyesi değildir.
Milyonlarca insanın küçük hikâyesinin birbirine eklenmesidir.
Ve nihayet…
9 Eylül sabahı.
İzmir.
Şehrin üzerinde yükselen kızıllık, güneşin doğuşundan mıydı, yoksa yılların acısından mı bilinmiyordu.
Sokaklar duman kokuyordu.
Evlerin duvarlarında savaşın izleri vardı.
Ama deniz…
Deniz bütün bunların karşısında sessizce duruyordu.
Ali, şehrin içinden yürüyerek rıhtıma ulaştı.
Bir an durdu.
Önünde Akdeniz uzanıyordu.
Mavi, sonsuz ve sessiz…
Ali’nin gözleri doldu.
Yanındaki Kayserili nefer dizlerinin üzerine çöktü.
Başını ellerinin arasına aldı.
Ağlıyordu.
Ama bu yalnızca üzüntünün ağlayışı değildi.
İçinde öfke vardı.
Sevinç vardı.
Yıllardır beklenen bir umudun ağırlığı vardı.
Ali onun omzuna elini koydu.
İkisi de konuşmadı.
Konuşmaya gerek yoktu.
Çünkü bazı anlarda kelimeler yetersiz kalır.
İnsan yalnızca bakar.
Denize…
Gökyüzüne…
Bayrağa…
Ve geride kalanlara…
Akşamüstü rıhtımda otururken Ali cebinden annesinin verdiği mendili çıkardı.
Mendil eskimişti.
Kenarları yıpranmıştı.
Ama üzerinde hâlâ annesinin kokusu varmış gibi geldi.
Ali gözlerini kapattı.
Annesinin sesini duydu:
— Dön oğul…
Gülümsedi.
— Döndüm ana, diye fısıldadı.
Sonra denize baktı.
İçinden bir türkü yükseldi.
Uzaklardan geliyordu sanki.
Atların nal seslerine,
rüzgârın uğultusuna,
askerlerin ayak seslerine,
köylerde bekleyen kadınların dualarına,
çocukların sessiz özlemlerine karışıyordu.
Ali başını gökyüzüne kaldırdı.
O anda anladı:
Zafer yalnızca bir şehrin alınması değildi.
Zafer;
evine dönebilecek bir çocuğun olması,
annesinin kapıda beklemesi,
bir tarlanın yeniden sürülmesi,
bir okulun yeniden açılması,
bir çocuğun korkmadan büyümesi,
bir insanın kendi toprağında başı dik yaşayabilmesiydi.
Yıllar sonra Ali, saçları bembeyaz olmuş bir ihtiyar olarak torunlarını etrafına topladığında onlara o günü anlatacaktı.
Torunlarından biri soracaktı:
— Dede, savaş nasıldı?
Ali uzun süre susacaktı.
Sonra pencerenin dışındaki toprağa bakacaktı.
— Savaş, diyecekti, yalnızca silah sesleri değildir.
Çocuklar merakla yüzüne bakacaktı.
— Savaş, bazen annenin kapıda beklemesidir. Bazen bir askerin arkadaşını toprağa bırakıp yürümeye devam etmesidir. Bazen açlıktır, susuzluktur, korkudur. Ama en çok da insanın yarına inanmasıdır.
Bir süre susacak.
Sonra ellerini dizlerinin üzerine koyup ekleyecekti:
— Biz o gün yalnızca bir şehre girmedik çocuklar.
— Bir geleceğe girdik.
Torunları sessizleşecekti.
Ali pencerenin önüne gidip uzaklara bakacaktı.
Artık süvarilerin nal seslerini duymayacaktı.
Ama onların geçtiği yollar hâlâ orada olacaktı.
Toprakta…
Hatıralarda…
İnsanların dilinde…
Ve yeni doğan çocukların gözlerinde.
Ali son kez denize bakıp içinden geçirecekti:
Bir destan, onu yazanların değil;
onu yaşayanların omuzlarında yükselir.
Çünkü tarih bazen büyük isimlerin değil,
toprağa basan adsız ayakların,
gece boyunca nöbet tutan ellerin,
evladını cepheye gönderen anaların,
ve geri dönmeyi bekleyen çocukların hikâyesidir.
Ve o hikâyede,
kahreden de,
yaratan da,
bekleyen de,
yürüyen de
insandır.

MESLEK ANILARI — Bir Telefon, İki Talimat

Yer Şanlıurfa… 
Yıllar 2000’li yılların başı… 
Güvenlik Şube Müdürlüğü’nde görev yaptığım dönemlerden biriydi.
Bir gün İl Emniyet Müdürü beni makamına çağırdı. 
O yıllarda makama çağrılmanın ne anlama gelebileceğini bilenlerden olduğum için her zamanki gibi tedbirliydim. 
İçeri girdim. Masasının üzerindeki not kâğıdını uzatarak:
“Yaz…” dedi.
Ben ise ajandamı açarak söylediklerini tek tek not almaya başladım.
Konu, o dönemde bölgede oldukça etkin ve kamuoyunda tanınan bir dernekti. Müdür, dernek başkanı da dâhil olmak üzere bazı kişiler hakkında işlem yapılmasını, ifadelerinin alınmasını ve evrakın Cumhuriyet Savcılığına gönderilmesini istedi.
Talimatı dinledikten sonra, saygı çerçevesinde düşüncemi ifade ettim.
“Sayın Müdürüm, ortada somut bir suç unsuru görünmüyor. Bu şartlarda ifade alınmasının usul açısından da uygun olmayacağını değerlendiriyorum.” dedim.
Bu değerlendirmem hoş karşılanmadı. Ses tonu sertleşti. Talimatın yerine getirilmesini istedi.
Emir emirdi…
Bunun üzerine dernek başkanını şubeye davet ettim. Kendisiyle görüştük. Hukuken “şüpheli” sıfatı oluşturacak bir durum bulunmadığından, ifadesini bu kapsamda değil, bilgi ve beyanına başvurmak suretiyle aldık.
Dernek Başkanı yaşananlara şaşkınlıkla baktı.
“Burada bir tuhaflık var.” dedi.
“Bu iş böyle olmaz. Hafta sonu partimizin kongresi var. Ankara’da olacağım. İçişleri Bakanı ile görüşeceğim. Bu konuyu da bizzat anlatacağım.”
Ben ise sadece görevimi yaptığımı söyledim.
“Takdir sizindir.” demekle yetindim.
Aradan birkaç gün geçti.
Önce Bakanlık Özel Kalemi aradı. Ardından İçişleri Bakanının talimatıyla konu hakkında bilgi istediler. Neden işlem yapıldığı, hangi gerekçeyle ifadeye başvurulduğu soruldu.
Ben de sakin bir şekilde;
“Ortada herhangi bir suç isnadı bulunmadığını, yalnızca bilgi ve beyanına başvurulduğunu, işlemin bu kapsamda yapıldığını.” ifade ettim.
Telefon kapandı.
Henüz 3-5 dakika  geçmişti ki bu kez İl Emniyet Müdürü aradı.
Sesi oldukça sertti.
“Bu dernekle ilgili neden işlem yaptınız? Kim verdi bu emri? Sakın hiçbir işlem yapmayın!”
Şaşkınlık içinde;
“Sayın Müdürüm, bu işlem sizin makamınızda, bizzat verdiğiniz talimat doğrultusunda yapıldı…” demeye çalıştım.
Fakat sözümü tamamlamama fırsat vermedi.
Sesini daha da yükseltti, ardından telefonu yüzüme kapattı.
Daha önce bizzat verilen talimat, birkaç gün sonra sanki hiç verilmemişti.
O gün bir kez daha anladım ki devlet görevinde bazen en ağır yük, yapılan iş değil; verilen emrin daha sonra inkâr edilmesidir.
Meslek hayatı insana sadece kanunları öğretmez. İnsan tabiatını, makamların ağırlığını, siyasetin bürokrasi üzerindeki etkisini ve bazen de hafızaların ne kadar kısa olabileceğini de öğretir.
Aradan uzun yıllar geçti.
Bugün dönüp baktığımda, aklımda kalan ne yükselen seslerdir ne de kapanan telefonlar…
Aklımda kalan tek şey, vicdanımın o gün de bana aynı cümleyi söylemiş olmasıdır:
“Devlet görevinde en güvenli liman, hukuktur. Emirler değişebilir; makamlar değişebilir; insanlar değişebilir. Ama hukuk ve vicdan, insanın ömür boyu taşıdığı en sağlam referanstır.”

GÜNCEL Emekli

BEKLEME YERİ

Sabahları belediye parkı, şehirden biraz önce uyanırdı.

Gecenin serinliği hâlâ çimenlerin üzerinde durur, çınar yapraklarından süzülen damlalar bankların üzerine düşerdi. Parkın bir köşesindeki küçük çay ocağından ince bir buhar yükselir, taze demlenmiş çayın kokusu sabahın serin havasına karışırdı.

Çay ucuzdu.

Tuvalet ücretsizdi.

Banklar zaten herkesindi.

Fakat emekliler buraya bunlar için gelmiyordu.

Burası zamanla onların bekleme yeri olmuştu.

İş bekleyenlerin…

Telefon bekleyenlerin…

Ay sonunu bekleyenlerin…

Ve biraz olsun huzur bekleyenlerin…

Her sabah aynı yüzler görünürdü.

Bir bankta Mehmet Öğretmen otururdu.

Kırk yıl boyunca sınıflarda çocuklara yalnızca matematik, tarih, Türkçe öğretmemiş; sabretmeyi, düşmemeyi, yeniden başlamayı da öğretmişti.

Şimdi elinde telefon, iş ilanlarına bakıyordu.

Bir başka bankta Hasan Bey vardı.

Devlet dairesinde otuz beş yıl çalışmış, hayatını dosyalar, evraklar ve vatandaşların sorunları arasında geçirmişti.

Emekli olmuştu ama faturalar emekli olmamıştı.

Biraz ileride Ali Sağlık Memuru oturuyordu.

Hastane koridorlarında sabahladığı, nöbetten nöbete koştuğu yıllar yüzüne ince çizgiler olarak yerleşmişti.

Şimdi özel bir hastanede danışma ya da güvenlik işi arıyordu.

Çınarın altında ise Murat otururdu.

Otuz iki yıl polislik yapmıştı.

Gece devriyeleri…

Operasyonlar…

Suçluların peşinden geçen uykusuz geceler…

Kimi zaman kendi hayatını tehlikeye atarak kurtardığı insanlar…

Hepsi geçmişte kalmıştı.

Üniformasını çıkardığında, yıllarca taşıdığı görevin ağırlığından kurtulacağını düşünmüştü.

Ama hayatın başka bir yükü vardı.

Geçim derdi.

Murat’ın telefonunda her sabah aynı ilanlar açılıyordu:

“E sınıfı ehliyeti olan emekli aranıyor.”

“Şoförlük yapabilecek emekli aranıyor.”

“Sitede gece bekçisi aranıyor.”

“Özel güvenlik görevlisi aranıyor.”

Bir gün telefonunu kapattı ve uzun süre ekrana baktı.

Sonra Mehmet Öğretmen’e dönüp:

“Biz,” dedi,

“ömrümüz boyunca insan yetiştirdik, insan tedavi ettik, devlet dairelerinde insanlara hizmet ettik, sokaklarda insanların güvenliğini sağladık.”

Bir an durdu.

“Şimdi emekli olunca yeniden iş arıyoruz.”

Mehmet Öğretmen acı bir tebessümle:

“Demek ki bizim emekliliğimiz, çalışmanın sonu değilmiş.”

Hasan Bey çayından bir yudum aldı.

“Çalışmak kötü değil,” dedi.

“İnsan çalışmak ister, üretmek ister. Ama çalışmak zorunda olmak başka.”

Masada sessizlik oluştu.

Çay bardaklarının ince belli camlarına vuran güneş, içlerindeki çayı küçük birer kızıl göle dönüştürüyordu.


Parkta herkesin başka bir hikâyesi vardı.

Kimi öğretmendi.

Kimi sağlık çalışanı.

Kimi polis.

Kimi devlet memuru.

Kimi yıllarca fabrikada çalışmış işçi.

Ama emeklilik geldiğinde hepsinin hikâyesi aynı cümlede birleşiyordu:

“Geçinemiyorum.”

Bir süre sonra iş ilanları, parkta günlük sohbetlerin konusu oldu.

“Şurada güvenlik işi varmış.”

“Bir yerde şoför arıyorlarmış.”

“Market kasiyer arıyormuş.”

“Fırında gece çalışacak emekli aranıyormuş.”

Kimse artık şaşırmıyordu.

Çünkü parkın banklarında oturanların çoğu, hayatlarının sonbaharında yeniden iş arıyordu.


Murat bazen etrafına bakıp düşünürdü.

Bir insan otuz yıl, kırk yıl çalışıyor…

Vergisini ödüyor…

Çocuğunu büyütüyor…

Devletine hizmet ediyor…

Sonra emekli oluyor.

Ve emekliliğinin ilk sabahında önüne yeni bir soru konuyor:

“Bu ayı nasıl geçireceksin?”

Oysa insan emekliliğinde biraz huzur istememeli miydi?

Sabah uyandığında elektrik faturasını değil, torununun gülüşünü düşünmek…

Markette en ucuz ekmeği değil, yıllardır ertelediği bir kitabı almak…

Bir çay içerken hesabı düşünmemek…

Bunun adı lüks müydü?


Bir sabah Cem gelmedi.

Cem de eski bir polis memuruydu.

Murat’ın yıllarca birlikte görev yaptığı arkadaşıydı.

İlk gün önemsemedi.

İkinci gün aradı.

Telefon kapalıydı.

Üçüncü gün acı haber geldi.

Cem, uzun süredir yaşadığı ağır ekonomik ve psikolojik sıkıntıların ardından hayatına son vermişti.

Park o sabah hiç olmadığı kadar sessizdi.

Çay ocağından yine bardak sesleri geliyordu.

İnsanlar yine gelip geçiyordu.

Ama Cem’in oturduğu bank boştu.

Murat o banka uzun süre baktı.

“Daha geçen hafta burada oturuyordu,” dedi.

Mehmet Öğretmen başını eğdi.

Ali Sağlık Memuru derin bir nefes aldı.

Hiçbiri konuşamadı.

Çünkü bazen bir insanın yokluğu, kalabalığın içindeki en büyük sessizlik olur.

Murat sonunda:

“Biz yıllarca suçlularla mücadele ettik,” dedi.

“Meğer insanın karşısındaki en büyük düşman bazen cebindeki çaresizlik, içindeki yalnızlık ve söyleyemediği dertmiş.”

O günden sonra parkta bir şey değişti.

Artık birbirlerine sadece:

“Nasılsın?”

diye sormuyorlardı.

Ardından mutlaka:

“Gerçekten nasılsın?”

diye soruyorlardı.

Çünkü anlamışlardı ki bazı insanlar yardım istemez.

Özellikle de hayatı boyunca güçlü durmaya alışmış insanlar…


Günler geçti.

Belediye parkı yine doldu.

Mehmet Öğretmen iş ilanlarına bakmaya devam etti.

Hasan Bey başvurularını takip etti.

Ali Sağlık Memuru yeni bir iş aradı.

Murat da güvenlik ve şoförlük ilanlarına baktı.

Ama artık o parkın onlar için başka bir anlamı vardı.

Burası yalnızca ucuz çayın içildiği, ücretsiz tuvaletin kullanıldığı, banklarında birkaç saat oturulan bir yer değildi.

Burası;

ömrünü çalışarak geçirmiş insanların birbirine tutunduğu son duraklardan biriydi.

Ve kendi aralarında parkın adını çoktan değiştirmişlerdi.

“Bekleme Yeri.”

Çünkü burada herkes bir şey bekliyordu.

Kimi iş…

Kimi haber…

Kimi ay sonunu…

Kimi biraz huzur…

Kimi de hayatın kendisine karşı biraz daha adil davranmasını…


Bir akşam güneş, çınarların arkasında ağır ağır kaybolurken Murat ayağa kalktı.

Arkadaşlarına baktı.

“Biliyor musunuz,” dedi,

“mesele yalnızca bizim emekli maaşımız değil.”

“Bugün burada oturan öğretmen…”

“Sağlık çalışanı…”

“Polis…”

“Memur…”

“İşçi…”

Yarın çocuklarımızın geleceğidir.

“Bugün bizim yaşadığımız sıkıntı, yarın onların yaşayacağı hayatın habercisidir.”

Mehmet Öğretmen başını salladı.

“İnsan,” dedi,

“ömrünün en güzel yıllarını başkalarının geleceğini kurmak için harcadıysa, kendi geleceğinde biraz olsun huzuru hak eder.”

Murat çınarın gövdesine elini koydu.

Yaşlı ağacın kabuğu, yılların izlerini taşıyordu.

“Bakın,” dedi.

“Bu ağaç yıllardır gölge veriyor.”

“Yaşlandı diye kimse ondan gölgesini esirgemiyor.”

Bir süre sustu.

“İnsanın da yaşlandığında gölgesinde dinlenmeye hakkı var.”

Güneş tamamen battı.

Parkın lambaları birer birer yandı.

Emekliler ağır adımlarla evlerinin yolunu tuttu.

Geride birkaç boş sandalye, yarım kalmış çaylar ve çınarın altında sessizce bekleyen banklar kaldı.

Belki ertesi sabah yine geleceklerdi.

Belki yine iş ilanlarına bakacaklardı.

Ama içlerinden hiçbiri şunu unutmamalıydı:

Emeklilik, insanın hayattan çekildiği dönem değildir.

Yıllarca verdiği emeğin karşılığında biraz olsun nefes alabilmesi gereken zamandır.

Emeklilik;

pazarda en ucuz sebzeyi aramak,

faturayı nasıl ödeyeceğini düşünmek,

çocuklarından yardım istemeye utanmak,

yeniden iş ilanlarının peşinden koşmak olmamalıdır.

Çünkü bir insanın hayatının sonbaharında istediği şey çok büyük değildir.

Bir ev…

Bir sofra…

Bir bardak çay…

Çocuklarının geleceği için endişelenmeden yaşayabilmek…

Ve geceleri başını yastığa koyduğunda:

“Yarın ne olacak?”

diye düşünmemek…

Hepsi bu.

Çünkü insanca yaşamak lüks değildir.

Emeklinin de hakkıdır.

Ve belki de artık hepimizin kendimize sorması gereken soru şudur:

“Bugün parkın bankında iş bekleyen o emekli, yarın biz olduğumuzda nasıl bir hayat bulacak?”